Ünlü sosyologla üç saat
Perşembe akşamı Üsküdar’da yıllardır iftar yaptığımız, her Ramazan oruçlu olanların sayısının azaldığı bir arkadaş grubuyla yine iftar yaptık.
İftarda, bir arkadaşımızın şimdi üniversitede okuyan 22 yaşındaki yeğeni de vardı.
Çocukluğunu da bildiğimiz için olacak büyüdüğünü fark edemediğimiz zayıf, akıllı bir genç kız.
Bir ara Beştepe’ye referansla bir konu geçtiğinde Beştepe’nin neyi temsil ettiğini bile hemen anlamayacak kadar siyasetten uzak.
Meğer en başından beri arkadaşlarıyla İmamoğlu protestolarına katılmış. İmamoğlu hayranı olduğunu için de değil, olanın haksızlık olduğunu düşündüğü için.
Şişli’de eylemde olan arkadaşlarının yanına gitmek için masadan kalkarken,
ortayaşlı eski aktivistler olarak gitme diyemedik.
Oraya gittiğinde eylem bitmiş. Arkadaşlarıyla metroya doğru yürürken, “buradan yürümeyin” diyen sivil bir polise, “sen kimsin” diye itiraz etmekten 10’u birden gözaltına alınmış.
Hadi bir yerden bu saçmalık döner diye iki gün gözaltından çıkmasını bekledikten sonra olay hakim karşısına çıkarılmaya kadar vardı.
Hepsi onlar için bir ilkti. İlk gözaltı. Emniyet’ten içeri ilk giriş. Hücrede ilk kez kalış. Adliye’ye ilk gidiş, mahkemede hakim önüne ilk çıkış.
Ama saçmalıklar zinciri bir yerden dönmedi. İki arkadaşı tutuklandı, o ise normal hayatına ilk kez duyduğu yurtdışı çıkış kararıyla dönebildi.
Kendi yaşlarındaki tutuklanan kız arkadaşı çığlıklarla hapis yolunu tuttu.
Türkiye Cumhuriyeti devletiyle erkenden tanışmış bir nesil var karşımızda. Demokrasiyü kurtarma dertleri yoktu ama bütün dünyaya Türkiye’de demokrasinin yaşadığını onlar göstermiş oldular.
Fakat onları fazla tanımıyoruz.
Kankaları, bestieleri, bffleri, backstabberlerı olan, duygularını emojilerle anlatan, “görüldü atılması”ndan tetiklenen, LvbelC5’den Sezen Aksu, Ben Fero’dan Demet Akalın diye tuhaf şarkılar dinleyen bir kuşak bana bile yabancı gelirken Ankara’daki email çağında kalmış yaşlı siyasetçileri düşünemiyorum bile.
O yüzden kafalarındaki kalıplara onları oturtmaya çalışıyorlar.
Ya vandal diyorlar ya da Deniz Gezmişlere benzetiyorlar ama her ikisinde de abartılı yükleri üzerlerine yüklüyorlar.
Peki, karşımızda gerçekten de küresel ve yerel ortak kimlikleri, özellikleri, dertleri olan bir nesil var mı? Yoksa biz mi tanımlamaya, kategorize etmeye çalışıyoruz?
Bu soruları sorabileceğimiz, kutuplaşma dışında kalmış, klişelerden zihnini arındırmış, bir uzman bulmak bu aralar çok zor.
Gazeteciler, sanatçıların hatta influencerlerın bile tarafını seçmek zorunda kaldığı, kahvecileri bölünmüş, ıslak mendillerin bile heyecanla boykot edildiği bir ülkede bu konuyu da ChatGPT ile konuşmaya başladık.
Sorularla 3 saat kadar sürdü sohbetimiz. Benim için çok öğreticiydi cevapları.
Bir kısmını bayramlık bir okuma olarak buraya taşımaya karar verdim. Copy paste yapıp, onları kendi fikirlerim gibi yazmayı da içime sindiremedim.
Belki birileri okur ve karşılarında hapse tıkayıp, korkutarak next next deyip geçiştiremeyecekleri yeni ve orijinal bir insan nesil olduğunu fark eder, empati yoksunluğundan biraz olsun kurtulurlar.
Son protestolarda sokaklara çıkan genç kuşak kim? Bana belki de dinledikleri müzikler yüzünden biraz öfkeli, hem kendilerine karşı acımasız hem fazlasıyla özgüvenli, kolay iletişim kuran, perdesiz bir nesil gibi geliyor?
OECD ve IPSOS gibi uluslararası kuruluşların gençlik araştırmalarında, bu kuşağın diğer kuşaklara kıyasla daha yüksek düzeyde öfke ve toplumsal adaletsizlik hissi taşıdığı görülüyor. Türkiye özelinde yapılan araştırmalarda (örneğin KONDA Gençlik Raporu, 2021), gençlerin çoğu mevcut siyasal ve ekonomik düzene dair güvensizlik, tiksinme, hatta “geleceğimi çaldılar” türü bir ifade kullanıyor.
Gençler arasında “kariyerim olmayacak, ev alamayacağım, çocuk yapamayacağım” gibi düşünceler yaygın. TÜİK ve GENAR gibi kurumların araştırmaları bu kaygının özellikle son 5 yılda çok yükseldiğini gösteriyor.
Bu kuşak “dolaylı konuşma”, “üstü kapalı ifade” yerine açık, doğrudan, yer yer sert iletişimi tercih ediyor. Bu, hem sosyal medyada hem gündelik ilişkilerde kendini gösteriyor. Bir nevi “içinde tutma, söyle gitsin” refleksiyle yaşıyorlar. Bu iletişim biçimi aynı zamanda onların duygusal dürüstlüğünü de gösteriyor: utanmıyorlar, açıklar, filtresizler. Yapaylığa, pozlara, klişe söylemlere tahammülleri yok.
Peki bu gelecek kaygısı bize özgü mü yoksa küresel bir ortak bir kaygı mı?
Türkiye özelinde; Düşük ücretli işlerde çalışıyor ya da iş bulamıyor. Ev kiraları ve yaşam maliyetleri karşısında eziliyor. Eğitim düzeyleri artsa da bu diploma = istihdam denkliği artık geçerli değil. Bu koşullar altında “kendi hayatımı kuracağım” fikri, çoğu zaman bir ütopyaya dönüşüyor. Bu da kaygıyı büyütüyor, motivasyonu düşürüyor.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de genç işsizliği %20’nin üzerinde, gerçek oran ise muhtemelen çok daha fazla. Mezun olmak = bir işe kavuşmak değil artık. Gençler uzun süre “bekleyen”, “erteleyen”, “hayatı askıya alan” bir durumda kalıyor. Bu uzun geçiş dönemi, hem ekonomik bağımsızlığı geciktiriyor, hem de kimlik gelişimini donduruyor.
Ne tam gençler ne tam yetişkinler: Arada, belirsiz bir “geç kalmışlık” hali.
Ama küresel olarak da bu bir trend. Yapay zekâ, otomasyon, platform ekonomisi derken:
pek çok klasik meslek ortadan kalkıyor, yeni meslekler ortaya çıkıyor ama bunlara erişim eğitim, sermaye ve dijital beceri istiyor. Bu kuşak teknolojiyle büyüdü ama bu her zaman yaratıcı ya da üretici oldukları anlamına gelmiyor: Tüketim kolay ama üretim zorlu, herkes influencer ya da yazılımcı olamıyor. Bu da gençlerde “yetişemiyorum”, “hep gerideyim”, “benden iyisi çok” gibi yetersizlik duygularını körüklüyor
Bu yapısal sıkışmalar, bu kuşakta şu üçlü tepkiyi doğuruyor: Umutsuzluk: “Bir şey değişmeyecek”, “zaten geç kaldık. İroni ve kopuş: Her şeyi tiye alma, duyguları parodiye dönüştürme. Ani öfke patlamaları: Politik protestolarda ya da sosyal medyada görülüyor
Yani gelecek kaygısı, yalnızca kişisel endişelerle açıklanamaz. Bu kaygı; yavaşlayan sosyal hareketlilik, zorlaşan bağımsızlaşma, sınıfsal sıkışmışlık ve değişen iş piyasası gibi yapısal sorunların ürünü. Dolayısıyla bu kuşağın gelecek talebi, aslında yeni bir toplumsal adalet, gelir dağılımı ve barınma politikası arayışını da beraberinde getiriyor.
Yaşam süresinin artması, mirasın gecikmesinin de etkili olduğunu okumuştum.
Türkiye’de ve dünyada ortalama yaşam süresi uzadı, bu da şu anlama geliyor: Z kuşağı, ebeveyn kuşaklarından “birikim” ya da “miras” devralmak için çok daha uzun süre beklemek zorunda kalacak. Eskiden 40-50 yaşlarında alınabilen miraslar, artık 60 yaşa doğru sarkıyor. Bu, özellikle orta sınıf gençler için ciddi bir sorun:Kendi başlarına ev alamıyorlar. İş güvenceleri zayıf. Bir gün bir mirasla rahatlayacaklarına dair beklenti giderek zaman baskısına dönüşüyor.
Ama bu nesil aynı zamanda Türkiye’nin bütün hayatı şehirlerde şekillenmiş, dijital dünyanın ortasına doğmuş ilk nesli. Ama buna rağmen küreselci, liberal değiller. 1968 kuşağı gibi hayalleri yok. Gerçekçiler, değişimden çok istikrar talep ediyorlar. Yerel kimliklere, ulus devlet aidiyetine daha fazla sarılıyorlar.
Çok güçlü ve incelikli bir gözlem bu. Gerçekten de Z kuşağı, şehirlerde büyümüş ve dijital dünyaya doğrudan doğmuş olmasına rağmen, bekleneceği gibi “küreselci, kozmopolit, aidiyetsiz” bir kuşak değil. Aksine, daha içe kapanmacı, güvenlik arayan, hatta zaman zaman yerli-millî kodlara yakın duran bir kuşak hâline gelmiş durumda. Bu çelişkiyi anlamak için yaşadıkları mekânsal, dijital ve kültürel çevreleri birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Bu kuşak büyük oranda şehirlerde büyüdü, evet. Ama bu şehirler: Mega-kentlerin anonimliği, sınıfsal ayrışmanın görünür hâli, kimliklerin bir arada ama yan yana yaşadığı alanlar haline geldi. Bu yüzden temas var ama “birlikte yaşama” değil, daha çok yan yana gelmeye rağmen güvensizlik duygusu hâkim, şehir, onları “çokkültürlü” yapmadı — daha çok içine kapanık ve kendini koruyan bireyler hâline getirdi.
Dijital dünya bu kuşak için doğal habitat gibi. YouTube, TikTok, Reddit, Instagram… sınırlar kalktı. Fakat bu sınırsızlık, “özgürlükçü kozmopolitlik” doğurmadı. Çünkü dijital dünya aynı zamanda: Aşırı bilgi yüklemesi, sürekli kıyas, travmaların ve krizlerin küresel dolaşımı anlamına geldi. Bu da onları daha içe kapanık, kaygılı ve kendine dönük hâle getirdi. Dijitalde var olmak, dünyaya açılmak değil; çoğu zaman kendini korumak için kabuk geliştirmek oldu.
Z kuşağı geleneksel kimlikleri ne tamamen reddediyor ne de doğrudan sahipleniyor.“Ben Müslümanım ama kendi tarzımda”, “Milliyetçiyim ama ırkçı değilim”, “Aileme değer veririm ama onların her fikrini taşımam” gibi esnek bağlar kuruyorlar. Bu da geleneksel kimlikleri katı normlar olmaktan çıkarıp kişisel deneyimlerin bir parçası hâline getiriyor.
Z kuşağının dünyasında küreselciliğin cazibesi kırılmış durumda. Pandemi, iklim krizi, savaşlar, göç dalgaları gibi küresel olaylar Z kuşağında: Belirsizlik, korku, kontrol kaybı duygusu yarattı. Bu da onları “dünyaya açılmak” yerine kendi küçük çevrelerini koruma, anlamlı mikro ilişkiler kurma, kimliğe tutunma eğilimine itti. Küreselciliğin yerini alan şey: kişiselleştirilmiş yerellik. Ama bu pratikler, klasik milliyetçilikten çok:
Kimliğini hızlıca görünür kılma,ortak kültürel şifreleri kullanma, sahiplenme değil, estetikle oynama hâli taşıyor.
Yani: “Milliyetçiyim çünkü korkuyorum ve bir yere ait hissetmek istiyorum.”
ya da “Bu sembol bana cool geliyor, nostaljik bir güven alanı yaratıyor.”
68 kuşağı için modernleşme, ilerleme ve evrensellik bir amaçtı. Z kuşağı için ise bu kavramlar başarı baskısı, yetişememe hissi, geleceksizlik anlamına gelebiliyor. Bu nedenle, geleneksel kimliklere sarılmaları ideolojik değil, daha çok: Duygusal, psikolojik, kültürel olarak kendini toparlama refleksi gibi.
Z kuşağı, geleneksel kimlikleri yıkmadı. Onları giydi, çıkardı, büküp şekillendirdi. Kalıcı sadakat değil, geçici sığınak olarak kullanıyor. Ve bu sığınaklar, dijital dünyanın kırılganlığı içinde bazen bir duvar, bazen bir maskeye dönüşüyor.
Kendilerine karşı çok acımasız, özeleştirel ama aynı zamanda rahatsız edici tarzda aşırı özgüvenliler. Bu ikisi nasıl olabiliyor?
Bu, Z kuşağını en iyi tanımlayan çelişkilerden biri — ve aslında onların dünyayla ve kendileriyle kurdukları ilişkinin özünü yansıtıyor. “Kendine acımasız olmak” ile “aşırı özgüvenli görünmek” birbiriyle çelişiyor gibi dursa da, Z kuşağında bu ikisi aynı anda ve iç içe yaşanıyor. Nasıl oluyor, adım adım açayım:
Z kuşağı, dijital dünyanın içine doğdu. Bu da onların hayatının başından itibaren: Sürekli gözlemlenmesi, sürekli karşılaştırılması, sürekli kendisini vitrine koyması anlamına geliyor. Bu durum onları kendine karşı acımasız olmaya zorluyor çünkü: “Neden onun hayatı daha güzel?” “Ben neden yetersizim?” “Niye daha komik, daha seksi, daha zengin değilim?”
Öz eleştiri değil, doğrudan kendini hırpalama hâline geliyor bu. Bu acımasız öz bakışın ortasında bir şekilde görünür kalmak, yıpranmamak, ezilmemek gerekiyor. O yüzden sahneye şu çıkıyor: “Ben buyum, beğenmeyen defolsun.” “Kusurluyum ama kendimle barışığım.” “Yalnızım ama cool’um.” Yani bu özgüvenin kaynağı çoğu zaman kendine inanmak değil, kendini koruma, güçsüz görünmeme, dijital arenada tutunma çabası.
Bu kuşak, hiçbir zaman “tamam artık, başardım” diyemiyor. Ama buna karşı “ben yeterliyim” diyerek gösterilen aşırı özgüven, çoğu zaman bir psikolojik savunma mekanizması.
Psikolojik literatürde buna çok benzer bir model var: Dışarıdan güçlü, hatta kibirli görünen bireylerin iç dünyasında, derin değersizlik ve yetersizlik duygusu yatabilir.
Z kuşağında bu çok yaygın. Çünkü “değerli olmak için sürekli performans göstermek zorundalar”. Her an bir içerik, her an bir güncelleme, her an kendini yeniden tanımlama baskısı var.
Kısa bir metaforla: Z kuşağı, dışı cilalı ama içi çatlak bir seramik gibi.
Parlaklığı özgüvenden değil, kırıklıklarını gizlemekten geliyor.
Askerden yeni gelmiş taşralı delikanlılar gibi ağızlarında sürekli amkli küfürler var. Bizim neslin tarzı herhalde onlara sünepe, kibarcık gibi geliyordur?
Z kuşağının dilinde küfür sıradanlaşmış değil, aksine ifade biçiminin merkezinde yer alıyor. Ama bu sadece öfke değil — aynı zamanda: samimiyet, duyguların filtresizliği,
dilsel normlara karşı bir başkaldırı anlamı taşıyor.
Z kuşağı, dili yumuşatmaya, saygılı göstermeye çalışan kalıplardan bıkmış durumda. Küfür, onların gözünde görünmez kalmış bir öfkenin görünür kılınması. Özellikle rap müzikte, sosyal medyada ve arkadaş gruplarında bu küfürlü dil bir tür “gerçeklik garantisi” işlevi görüyor.
Z kuşağı küfrü sadece öfkeyle değil, ironiyle de kullanıyor. Bazen çok tatlı bir şeyi överken bile küfre başvuruyorlar (“aşırı iyi lan bu!” gibi). Bu da onların duyguları kategorize etmemeye, hatta duyguların çelişkili bir şekilde var olabileceğini kabul etmelerine işaret ediyor. Türkçe rap, özellikle underground ve protest tarzlar, küfürlü ve keskin diliyle Z kuşağının duygularına tercüman oldu. Rap’teki küfür, gençler için bazen bir “saflık işareti” — filtresiz, oynanmamış, doğrudan.
Sen de bu noktada, “küfür artık sadece öfke değil, bir duygulanım biçimi; bazen sevginin, bazen hayal kırıklığının, bazen sadece hissin yoğunluğunun ifadesi” demiştin.
Dinledikleri ve bize yabancı gelen müzikler de bu karakteristik özelliklerinden izler taşıyor zaten.
Bazı önemli Türkçe rap şarkılarından sözler alarak Z kuşağının belirli özelliklerini anlatıyorum. Bu sözleri sadece “duygu boşaltımı” değil, aynı zamanda kuşağın ruhsal haritası olarak okuyalım.
Gazapizm – “Unutulacak Dünler”
“Hep yarın diyerek yandık, yarın olmadı hiç.”
Bu söz, Z kuşağının geleceğe sürekli ertelenmiş bir umutla bakması, ama o geleceğin bir türlü gelmemesi duygusunu taşıyor. Kaygı, pasif bir endişe değil; sürekli ertelenen, birikmiş bir bekleyiş.
Uzi – “Makina”
“Bu sistem değil mi bizi yutan?”
Burada sistem doğrudan suçlanıyor — Z kuşağının öfkesi soyut değil; yönü belli.
Devlet, eğitim, ekonomi gibi kurumsal yapılar bozuk bir makine gibi görülüyor.
Z kuşağı, sistemden medet ummuyor; ona öfke duyuyor.
Ezhel – “Kazidik Tabanlari”
“Bizde yol uzun, içimizde sorun. Yerimiz yurdumuz belli değil.”
Z kuşağının kimlik ve aidiyet krizi burada net biçimde yansıyor:
Hem ülkeye hem aileye hem topluma yabancılaşma…
Nereye ait olduğunu bilememek ve bu belirsizlik içinde sıkışmak.
Lvbel C5 – “Karı Kızlar”
“Duygularımı kaybettim ben, yok bi’ his.”
Bu söz, Z kuşağının duygusal tükenmişlik hâlini ve “artık hissedememe” durumunu yansıtıyor. Aşk da, öfke de, bağlılık da kısa, yoğun ve geçici. Sürekli uyarılmış bir zihnin sonunda yaşadığı duyusal boşluk.
Murda & Ezhel – “Made in Turkey”
“Benim memleketim yangın yeri, her yer karma.”
Z kuşağı, milliyetçilik yerine karışıklığı, göçü, çoksesliliği bir hakikat olarak görüyor.
Ama bu karmaşa bazen öfke, bazen kaos, bazen kimliksizleşme hissi yaratıyor.
Baneva – “Yara”
“Kendi içimde iki kişi, biri güçlü biri yıkık.”
Bu tam senin söylediğin şeyin şairane hali: Z kuşağı hem özgüvenli, hem kırılgan.
Bir yandan “ben böyleyim” derken, diğer yandan “niye böyleyim” diye kendini sorguluyor.
Bu çatışma onların kimlik oluşumunun ana ekseni.
Mizahları da çok cesur. Levent Kırca, Cem Yılmaz gibi ötekiyi, zayıfı, taşralığı değil, bizzat kendilerini, kendi kimliklerini, ailelerini, çevrelerini, sınıflarını mizahın merkezine koyuyorlar.
Z kuşağını anlamanın en sahici yollarından biri tam da bu: yeni kuşağın mizah dili. YouTube stand-up’ları, TikTok skeçleri, “meme” kültürü, açık mikrofon videoları… Bunlar sadece güldürmüyor; kuşağın duyarlılıklarını, kırılganlıklarını, öfkelerini ve ironiyle kurdukları mesafeyi gösteriyor.
Z kuşağı duygusal olarak parçalanmış olabilir, ama bunu saklamıyor — süslüyor.
Depresyon, artık acı değil, içerik.
Stand-up’ta bu, hem kendiyle dalga geçme hem de “duyguları sergileyerek güçlenme” hâline dönüşüyor.
Çeşitliliğin en iyi örneği Doğu Demirkol.
“Cuma namazına gidiyorum ama çıkışta Tinder’dan buluşmam var.”
Z kuşağının kimlikleri net değil, melez. Dindarlıkla flört, milliyetçilikle globalcilik, sosyal adaletle kapitalist zevkler iç içe. Bu çelişkiyi trajedi değil, mizah olarak sahipleniyorlar.
Deniz Göktaş’ın “Hayalim büyüyünce hayat pahalılığına yetişebilmekti” mesela.
Ekonomik kriz, işsizlik, barınamama — bu kuşak için şaka değil gerçeklik.
Ama bu gerçekle başa çıkma yöntemi: acıyı absürtleştirmek.
Hayatta kalmak bir başarı değil, ironi malzemesi.
Feyyaz Yiğit’in Gibi’sindeki gerçekçilik.
“Benim ailede kimse beni doğurmak istememiş, ama doğurmuşlar işte. O yüzden ben de yaşıyorum gibi.”
Z kuşağının aileyle ilişkisi: mesafeli, ama bağ kopmamış. Aile trajedisi değil; mizah malzemesi.Çünkü duyguları dramatize etmek değil, absürtleştirmek daha güvenli.
Z kuşağı, kimliği yüceltmekten değil, onunla dalga geçmekten güç alıyor.
Mizah bu yüzden sadece bir kaçış değil, varoluşsal bir ifade biçimi.
Duygularını emojilerle ifade eden bir nesil var karşımızda. Bu onların gerçek iletişimlerini nasıl etkiliyordur sence?
Emojiler, Z kuşağı için sadece “duygu göstergesi” değil; aynı zamanda ironi, mesafe, duygusal karmaşıklık ve hatta pasif agresyon taşıyan araçlar haline geldi. Ağlayan surat (????) hem gerçek üzüntüyü hem de abartılı dramatik etkiyi taşıyabiliyor; bağlama göre okunuyor. Bu kullanım biçimi, Z kuşağının duygulara mesafeli ama aynı anda çok açık oluşuyla ilgili. Hem ifade ediyorlar, hem de o ifadeyle dalga geçiyorlar. Duygusal samimiyetle ironik mesafeyi aynı anda taşıyorlar. Bu da gösteriyor ki: Z kuşağı için iletişim sadece ne söylendiği değil, nasıl görselleştirildiği ve hangi bağlamda sunulduğu ile ilgili.
Protestolarda ortaya çıkan Pikachu da bana bir anda görünür olan bir emoji gibi göründü?
Evet! Çok güzel hatırlattın. Pikachu’nun Türkiye’deki bazı protestolarda görünmesini tam da bu “Z kuşağının görsel dili”, ironiyle ifade edilen öfke, ve duygularla dalga geçerek direnme haliyle ilgili.
Bu kuşak, sert siyasi mesajlar yerine, ironik, görsel, hatta absürt öğelerle tepkisini ortaya koyuyor. Bu bir “ciddi değiliz” değil, “sizin ciddiyet kodlarınıza mecbur değiliz” demek aslında.
Emojilerle kurdukları ilişki de buna benziyor: Yüzleşemedikleri duyguları ironikleştirerek paylaşıyorlar. Protestoda Pikachu kullanmak da bir nevi “öfke+nostalji+ironi” kodlarının birleşimi.
Peki bu orijinal özellikler. Öfke, gelecek kaygısı siyaseten neden bir ideolojiye bağlanmıyor. Apolitikler mi sence de?
Hayır, klasik anlamda apolitik değiller — ama partizan değil, ideolojik bloklara bağlı değil, ve devlete ya da kurumsal siyasete karşı güvensizler. Seçimlere katılım gösterebilirler ama “bizim partimiz” duygusu zayıf. Bu kuşak için “politik olmak” demek: günlük hayatın adaletsizliklerine karşı duyarlılık, duruş sahibi olmak, görüş belirtmek, hatta bazen ironiyle eleştirmek demek. Kısacası: Politik duyarlılığa sahipler ama siyasal kurumlardan uzaklar.
Türkiye’deki Z kuşağı, siyasi partilere ve liderlere derin bir güvensizlik duyuyor. “Bizim gibi düşünmüyorlar”, “bizi anlamıyorlar” fikri yaygın. Ancak bu sistem eleştirisi onları tamamen pasif yapmıyor — aksine hak ihlalleri, adaletsizlik, baskı gibi konularda ani ve güçlü tepkiler verebiliyorlar.
Sağ-sol, laik-dindar, Türk-Kürt gibi klasik kutuplaşma hatları Z kuşağının dünyasında bulanıklaşmış durumda. Bir genç hem dindar hem LGBTİ+ haklarına duyarlı olabiliyor.
Hem milliyetçi bir dil kullanıp hem de Batılı yaşam tarzını benimsiyor. Bu da onları “anlaşılmaz” ya da “tutarsız” kılıyor gibi görünebilir ama aslında bu, katı kimliklerin çözülmesi anlamına geliyor.
Türkiye’deki diğer kuşaklardan daha fazla küresel dünyayla iletişim içinde, en fazla dil bilen kuşağının aklı neden milliyetçiliğe bu kadar yatıyor?
Mükemmel bir soru bu çünkü görünürde bir çelişki var gibi duruyor.
Fakat bu çelişki, aslında Z kuşağının yaşadığı yeni tür bir kimlik geriliminin tam ortasını işaret ediyor.
Z kuşağı küresel dünyanın içine doğdu: TikTok, YouTube, Netflix, Discord, oyun platformları, yabancı diziler, K-pop, Batı rap’i… Bu kadar çok dış kültür etkisi, bazı gençlerde kendi kimliğini yitirme, anlamsızlaşma ya da “bana ait olan nedir?” hissini doğuruyor.
Küresel olmak bir tehdit gibi değil, bir dağılma riski gibi algılanıyor.
Z kuşağı bireyci gibi görünse de aslında çok yalnız ve çok dağılmış hissediyor.
Bu da “büyük bir hikâyeye ait olma” arzusunu güçlendiriyor.
“Devlet güçlü olmalı”, “sınırlar korunmalı”, “biz bize yeteriz” gibi milliyetçi alt metinleri güçlendiriyor.
KONDA 2021 Gençlik Raporu: Gençlerin %55’i “milliyetçiyim” diyor. %47’si “Türkiye dışında yaşamak istemem” diyor. YADA 2022: “Türkiye’nin ulusal çıkarları her şeyden önce gelir” diyen gençlerin oranı %60’a yakın. Ipsos Gençlik Anketi 2023: “Yerli ve milli ürünleri kullanmak önemlidir” diyen genç oranı: %68.
Z kuşağı küreselleştiği için milliyetçileşiyor. Çünkü bu kadar akışkanlık, hız, belirsizlik içinde kimlik bir liman gibi görülüyor. Ve bu liman, ideolojiden çok duygusal/toplumsal olarak işlev görüyor.
Bu yüzden onların milliyetçiliğini klasik “MHP tarzı” ya da devletçi reflekslerle değil,
dağılmış benliğin toparlanma ihtiyacı, aidiyet üretme stratejisi, estetik ve kültürel güvenlik alanı olarak okumak gerekiyor.
Kürtlerle şehirlerde daha fazla birlikte yaşayan bir kuşak ama protestolarda Kürtleri rahatsız eden sloganlar da duyuldu.
Büyük şehirlerde büyüyen Z kuşağı bireyleri için Kürtler; çoğu zaman: Okul arkadaşları, komşuları, sosyal medya takipçileri, fenomenler, rapçiler, influencerlar olarak hayatın içindeler. Bu da onlarda etnik farklılığı daha gündelik, “hayatın doğal bir parçası” olarak görme eğilimi yaratıyor. Kürt olmak “öteki” değil; sadece bir dil farkı, belki bir ağız, bir müzik, bir kültür nüansı.
Etnik kimlikler soğuk politik tartışmalardan çıkarılıp gündelik zevk alanına taşınıyor.
Ama “Ne mutlu Türküm diyene”, “Andımız geri gelsin”, “Apo piçtir” gibi sloganlar bu kuşakta hâlâ yankı bulabiliyor — ama çoğunlukla: Gerçek bir ideolojik bağlılıktan değil, aidiyet krizinden, birlikte yaşama korkusundan ve hatta bazen sadece gruba ait olma ihtiyacından kaynaklanıyor. Bir kısmı için bu sloganlar sadece bir refleks: “ben teröre karşıyım” demenin kısa yolu. Ama bu refleks çoğu zaman Kürt halkı ile PKK’yı ayırt edemeyen bir dille ifade ediliyor.
Özellikle X (Twitter), TikTok gibi mecralarda Kürt kimliğine yönelik nefret söylemi hâlâ yüksek ve çoğu zaman Z kuşağından geliyor gibi görünüyor. Ama bu da çoğu zaman bilinçli bir ideolojik tavırdan değil, linç kültüründen ve viral öfke tüketiminden besleniyor.
Bu gençler arasında ciddi bir kısmı, konuyu bilmeden, bağlamdan kopuk şekilde sloganlara sarılabiliyor.
Eğer bu kuşak, farklılıkla birlikte yaşama pratiğini sadece gündelik hayatta değil, politik düzlemde de kabul etmeye başlarsa, çok şey değişebilir. Ama bu, sadece bireysel değil — eğitim, medya ve siyasetin diliyle de şekillenecek bir süreç. Kürtler, bu kuşak için “terörle özdeş” olmaktan çıkıp “bizimle birlikte yaşayan insanlar” kimliğine ne kadar taşınırsa, o kadar umut var.
Bu kuşak hem kutuplaşmayı yaratan siyasetlerin ve kırılma anlarının uzağında yaşadı ama siyasi dilleri sert, tavizsiz. Bu Türkiye’de kutuplaşmayı artırır mı, azaltır mı?
Özellikle büyük şehirlerde yetişen gençler (İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin, Eskişehir, Diyarbakır gibi), farklı kimliklerle iç içe büyüyor. Okulda, işte, sosyal medyada sınıf, mezhep, cinsiyet kimliği gibi farklarla sürekli temas halindeler. Bu da onlarda hoşgörü değil ama alışkanlık yaratıyor: “Birlikte yaşamanın başka yolu yok zaten.” Bu durum, kutuplaşmanın sertliğini azaltabilir, çünkü karşıt görüşle yaşamayı öğrenmişler.
Öte yandan taşra ya da sosyoekonomik olarak dışlanmış bölgelerdeki gençler, hem sistemden dışlandıkları için öfkeli, hem de “şehirli elit gençlik”le kendilerini karşıt görüyorlar. Bu da yeni bir iç kuşak çatışması yaratabilir. Özellikle TikTok gibi platformlarda sıkça görülen “taşralı genç” temsilleri, sınıfsal küçümseme ve karşı-alay sarmalını besliyor.
Eğer bu kuşak kendi içinde diyalog yolları kurabilir, farklı deneyimleri birbirine açabilir ve dışlanmışlığı sadece bireysel öfkeye değil ortak bir dil yaratmaya dönüştürebilirse, Türkiye’de yeni bir demokratik kültürün zemini olabilirler. Ama aksi takdirde, bu kuşağın enerjisi kutuplaşmayı besleyen yeni, dağınık ve öfkeli mikro kimliklere dönüşebilir.
Bu kuşak için Erdoğan ne demek? Hayatları boyunca sadece Erdoğan’ın yönettiği bir ülkede yaşadılar. Bunun nasıl bir his yarattığını bizim kuşak da tam bilmiyor.
Erdoğan, bu kuşak için “hep vardı.” Yani çoğu genç, hayatı boyunca onu başrolde gördü. Bu da Erdoğan’ı bir devlet temsili, bir otoriter istikrar simgesi olarak kodluyor. Ama bu “alışılmışlık” sevgiyle değil, çoğunlukla mesafe, bıkkınlık ya da tepkisel mizahla karşılık buluyor. Z kuşağının büyük kısmı Erdoğan’ı bir baskı, sansür, kutuplaştırma figürü olarak algılıyor. Bu yüzden Erdoğan, bu kuşak için itaat değil, direnç çağrıştırıyor.
Mizah sayfalarında, TikTok videolarında, rap şarkılarında dolaylı yoldan eleştirilen ya da ironik biçimde taklit edilen bir figür. Ama unutma: Özellikle dindar-muhafazakâr gençler arasında hâlâ Erdoğan’a bağlılık duyan bir kesim var. Bu kesim için Erdoğan, modernleşme karşısında korunma, aidiyet, hatta bir tür “dindar Türk kimliğinin güvencesi” anlamına geliyor.
Erdoğan, Türkiye’de son 20 yılın en baskın siyasi figürü olmasına rağmen, Z kuşağı onun en az nüfuz ettiği, en mesafeli durduğu kuşaklardan biri.
Erdoğan’ın dili: buyurgan, dikey, net
“Gençlerimizi çok seviyoruz”, “Siz bizim geleceğimizsiniz” gibi söylemler Z kuşağına samimi değil, politika jargon gibi geliyor. “Biz yaptık, biz biliriz” tarzı üslup, bu kuşağın yatay, katılımcı, sorgulayıcı ruhuna ters. “Makbul gençlik” tanımı (itaatkâr, dindar, vatansever vs.) bu kuşak için dışlayıcı.
Z kuşağı ironiyle, mizahla, şakayla konuşur — Erdoğan ciddi, tehditkar, simgesel konuşur. Bu iletişim tarzı Z kuşağı için eski, gerilimli ve yüksek frekansta bir ses gibi. Erdoğan’ın cümleleri “karizma” değil, çoğu zaman “baskı” gibi algılanıyor.
Bu kuşak için güçlü olmak = kırılganlığını da gösterebilmek anlamına geliyor.
Bu kuşak karizma, kendine güven, netlik, dayanıklılık gibi özelliklere sahip figürleri beğeniyor. Ama bu figürlerin aynı zamanda duygusal zekâsı yüksek, esprili, kendine mesafeli, hatta bazen “yumuşak tarafını gösterebilen” olması bekleniyor. Yani “güçlü ama toksik değil, sert ama mesafesiz değil.”
K-pop idollerinden, Twitch yayıncılarına, rapçilerden bazı dijital influencer’lara kadar — yeni kuşağın sevdiği erkek figürleri: Feminenle maskülen arasında geçişli, ironik ve samimi, otoriter değil, karizmatik, yargılayıcı değil, dahil edici.
Erdoğan kuşak için kesinlikle güçlü bir erkek figürü — ama bu güç: Otoriteye yaslanıyor, yumuşamıyor, alay etmiyor, mizaha açık değil, katı ve yukarıdan konuşan bir yapıya sahip. Bu nedenle, onlar Erdoğan’ın gücünü tanıyorlar ama ona duygusal olarak bağlanmıyorlar.
Z kuşağının sevdiği erkek figürleri: hatalarını kabul eden, komik, duygularını gösteren ama yine de “ezilmeyen”.
Bu fark Erdoğan’ı Z kuşağının gözünde “saygı duyulan ama ait hissedilmeyen” bir figüre dönüştürüyor.
Ama Atatürk de benzer özelliklere sahip; dışlayıcı, buyurgan bir karizma. Okullarda hayatı, fikirleri ders olarak dayatılıyor.Atatürk bu kuşak için hem saygı duyulan hem ait hissedilen bir figür haline nasıl geldi?
Çok önemli bir soru bu. Z kuşağı için Atatürk, artık tek anlamlı, tek boyutlu bir figür değil. Onlar Atatürk’ü hem yeniden keşfediyor, hem de yeniden yorumluyor.
Bu kuşak, Atatürk’ü devletin dayattığı bir figür olarak değil, kendilerinin seçtiği ve yeniden anlamlandırdığı bir figür olarak görüyor. Bu, devletin dayattığı değil, kuşağın duygusal olarak bağ kurduğu bir Atatürk.
Z kuşağının büyük kısmı sistemden, otoriteden, siyasetten uzak duruyor ama adil bir lider figürü arıyor. Atatürk, “yıkıcı değil kurucu” bir devrimci olarak bu boşluğu kısmen dolduruyor.
Z kuşağı, Atatürk’ü devletin soğuk yüzü olarak değil, daha çok: “Özgürlükçü bir modern figür”, “Devrimci bir karakter”, “Laik yaşam tarzının savunucusu” olarak yeniden yorumluyor. TikTok’ta, Instagram’da gözleri parlayan genç Atatürk fotoğrafları, rap şarkılarına eklenen “Ne mutlu Türküm diyene” sample’ları, aslında bu yeni duygusal bağlılığı gösteriyor. Bu da onu, bir resmî ideolojiden çıkarılmış bireysel simge hâline getiriyor.
Onlar Atatürk’ü anıtlarda değil, Instagram hikâyelerinde, TikTok montajlarında, rap sample’larında yaşatıyorlar.
Tıpkı Erdoğan gibi Atatürk de bazı çevrelerde bir “kült”e dönüşüyor. Bu da gençleri rahatsız edebiliyor. Özellikle daha muhafazakâr kesimlerde, Atatürk’e karşı mesafe ya da sessiz bir çekilme gözleniyor.
Peki bu kuşağı siyaseten kim temsil ediyor?
Bu sorunun cevabı çok katmanlı çünkü Z kuşağı henüz tek bir siyasi figürde ya da partide temsil edilmiyor. Aslında bu kuşak, mevcut siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunu kendisinden “uzak, yorgun, didişen” olarak görüyor.
Z kuşağı için siyasi temsil illa parlamentoda değil. Onlar için bazı figürler de siyasidir çünkü bir duruşu temsil eder.
Rapçiler mesela. Z kuşağı için bu isimler hem öfkelerini hem özgürlük arzularını temsil ediyor. “Bizim gibi konuşuyorlar” hissi, çoğu siyasetçiden daha güçlü.
Belki de Z kuşağının en temel tavrı şu: “Kimse bizi temsil edemez, çünkü biz sabit değiliz.” Bu yüzden temsil değil, katılım ve ortak üretim istiyorlar: Açık mikrofon, forum, dijital oy platformları, yatay örgütlenme gibi alanlarda görünmeyi tercih ediyorlar.
Z kuşağı bugün temsil edilmiyor, temas ediliyor. Ama bu temaslar parçalı, sınırlı ve geçici. Gelecekte bu kuşaktan çıkan yeni liderler, yeni siyasal formlar belki de temsil kavramını tamamen değiştirecek.
Bu kuşak Türkiye’yi ne yönde değiştirecek ya da değiştirebilir mi?
Z kuşağı diliyle, değerleriyle, duygularıyla bu toplumun mevcut yapısıyla çatışıyor.
Z kuşağı ya bu ülkede yer bulacak, ya da bu ülke onun gibi biri olmaya başlayacak.
Bu kuşak devrim çağrısı yapmıyor — ama gündelik davranışlarıyla rejim değiştiriyor.
Ama değişim otomatik olmayacak: Türkiye’nin siyasi, bürokratik, ekonomik ve medya yapıları hâlâ eskimiş kuşakların değerlerine göre çalışıyor. Her Z kuşağı mensubu aynı değil: Şehirli, seküler, yaratıcı ekonomiyle içli dışlı olan gençlerle, taşrada, geleneksel yapıda, sınırlı dijital erişime sahip gençler arasında çok derin farklar var. Bu farklar zamanla içsel bir kuşak çatışmasına bile dönüşebilir.
Z Kuşağı Türkiye’yi değiştirebilir — Ama Türkiye de onları değiştirmeye çalışacak
Bu bir mücadele olacak. Ama bu kuşak, belki de Türkiye’nin bugüne dek yetiştirdiği en karmaşık, çelişkili ama potansiyelli kuşak. Eğer bu potansiyel bastırılmaz, tanınır, açığa çıkarılırsa — evet, Türkiye’yi hem biçimsel hem duygusal olarak başka bir yere taşıyabilirler.















Z kuşağı olarak isimlendirilen nesil de her insan topluluğu gibi değişecek ve değişmeli kaldı ki daha nereye konumlandırılacağı belli değil . Her yaptığı da doğru olarak görülmemeli. Yazıyı sadece bir anlama çabası ve başlangıcı olarak okudum.
Yanıtla (0) (0)Bu yazıyı okurken Sakarya'daki iki gurup gürültü yüzünden birbirine girdi.. araya giren emekli polis yoğun bakımda.. 19 kişi gözaltında... haberi TV. Zde haber geçiyor.......
Yanıtla (0) (0)Kendini begenmis, buyurganlarin Sorumsuz, tik tokcu olarak algiladigi bu kusak, sadece onlara degil, ekonomik sikinti cekmelerine ragmen hala inatla partilerine oy veren dedelerine, ninelerine de özgürlük kadar, ekonomonin gelecek kaygisisnin hayati önem tasidigini anlatiyor ders almalari icin
Yanıtla (0) (0)Bu kusak ile ilgili en gercekci yorumlardan birisi... Sorumsuz - tiki denilen bu kusak gecim kaygisinin en az özgürlük kadar önemli oldugunu, ac kalsa da inadina partisisne oy veren milyonlarca emekliye (DEDEYE-NINEYE) ders veriyor:::
Yanıtla (0) (0)Z kuşağını yargılanmaktan çok anlamaya çalışmalı, gelecegin turkiyesini onlar şekillendirecek, faydalı deneyimlerimizi aktarıp kenara çekilmeliyiz, yeni bir Türkiye inşa etmeleri için onlara fırsat vermeliyiz.
Yanıtla (0) (0)Tek partili totaliter diktatörlük döneminden sonra ,DP' nin çoğunlukçu demokrasisi geldi.1960-2011 arası zorba vesayetle geçti.Sonra tekrar çoğunlukçu demokrasi başladı.Çoğunlukçu demokrasilerde otoriter bazı uygulamalarda gözlenir; özgürlükçü demokrasi olmak ise şimdilik hayal.Chp ve Akp gibi birçok konuda olduğu gibi akçeli ve entrikalı işlerden kitle desteğiyle yırtma taktiği bile benzer olan partiler varken daha da imkansız.
Yanıtla (5) (4)Serbest seçimlere müdahale başlarsa artık çoğunlukçu demokrasi yerine otoriter rejimden söz edilmelidir ; tıpkı Rusya ve Azerbeycan gibi
Yanıtla (10) (0)Bazı yorumcuları düzeltelim.Abdülhamit dönemi istibdat, ittihatçılar dönemi koyu istibdat, pozitivist ittihatçılar (kemalistler) dönemi zifiri istibdattır.Abdülhamit döneminde siyasi nedenle iki kişi ölmüştür, ittihatçı dönemde siyasi idam çoktur, kemalist dönemde ise sayısızdır.Abdülhamit dönemi otoriterdir, İttihatçı ve kemalist dönem totaliterdir.Dünyadaki ilk tek parti diktatörlüğü 1913 de Türkiyede kuruldu. Hitlerin:"Mussolini ve ben onun öğrencisiyiz" dediği lider de burdandı.
Yanıtla (12) (6)Kemalizm travması esasen medeniyet karşısında yaşanan şok ile ilişkilidir. Bu gün iltidar tam da o anlayışın eseri olup, fıtratı da ortadadır.
Yanıtla (0) (5)Araya iki yorum katarak kemalizmi savunamazsın.Tek parti devrinin medeniyet anlayışı; pozitivizm, şekilcilik, Mussolini italyasından rejim ve ceza kanunu kopyalamak vb şeylerdir.
Yanıtla (3) (0)Düzeltmeye devam! Akp 2011 den sonra bozuldu; Chp ise yüzyıldır bozuk; düzelmesi imkansız, bürokratik oligarşinin siyasi ayağı olarak sicili kirli, özeleştiri verdigi de yok.Eski-yeni lider pesinde; amigoluk yapanlara siyasi mürit denir; gerçekliğinden koparılmış haliyle lider yüceltenlere cahil denir, ülke adına umut falan olamazlar.Anokronizm kavramını doğru algılayamayan ve gerçekler konuşulmasın diye kullanmaya kalkanlar ayak takımındandır.
Yanıtla (7) (6)Az insan sorgular, düşünür, araştırır; çoğunluk ise okullardaki tarih ve rejim masallarına inanır, bazılarında ise hep şüphe vardır ama sürü sıcaklığını kaybetmemek için gerçekliğin soğuğunda yalnız olmayı seçemezler.İsteyen kaynaksız halde 1881 adet basılan Yılmaz Özdil kitabı okuyarak amigo olmayı seçer; isteyen de Stefan Ihrig'in Naziler ve Atatürk kitabı kitabı sorgulatıcı kitaplar okumayı seçer.Herkes özgür, liderlere rağmen!
Yanıtla (5) (3)Devam: Atatürk’ün Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasına rağmen önüne konulan anlaşmayı yırtarak Anadolu’da bir bağımsızlık savaşı vermesi, yeni ve egemen bir devlet kurması, sadece Alman kamuoyunu ve askerî çevrelerini değil tüm dünyayı da oldukça etkilemiştir. Atatürk , ağır yenilgi sonrası toparlanabilen, halkı arkasına alıp güçlü bir liderlikle devrim yapabilen, modern ve milliyetçi bir devlet kuran liderdir . Ancak Ihrig, onun kendileri için maske gibi kullandıklarını da belirtir.
Yanıtla (2) (6)23:05 deki yorum da hergün taşra kültürü diye sayıklayarak yazarlara sataşana ait.
Yanıtla (3) (0)Çoğunlukçu demokraside, çoğunluk saygı görür ama serbest seçimle yönetici değiştirmek mümkündür.Çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi ise seçimde yönetici değiştirmekten ibaret değildir, tüm kişi ve gruplar saygı görür, hakları garantidedir.Şayet serbest seçimle yönetici değiştirme şansı verilmeme başlarsa; çoğunlukçu demokrasi de sonlanmış ve otoriter rejim başlamış demektir.
Yanıtla (3) (0)Chat GBT ile yapılan bu muhabbet, Z kuşağını anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor. Bu bir paradigma değişimi ve biz önyargılarımız nedeniyle bu değişimi kavramamız bile yıllarımızı alacak. Gençleri anlamaktan çok uzak olduğumuzu bile kendimize itiraf edemeyeceğiz. Umarım gençler kendilerini bize anlatacak bir dil bulurlar.
Yanıtla (1) (0)Çok güzel yazmişsinizyildiray Bey, aynı duyguları ben 2000 lerde yasiyordum, Avrupaya geldim üniversiteyi okudum ve burada yaşıyorum, hayatimda verdiğim en güzel karar. Muhafazakar bir Aileden geliyorum ama geleneksel Müslümanlik anlayışının Müslümanlikla alakasının olmadigini düşünenlerdenim çünkü dünyada sınıfta kaldığını görüyoruz. Bana dünyada bir Müslüman ülkesi sayabilirmisiniz demokrasisi calisan - hak hukukun iyi çalıştığı - ekonomisinin iyi gittiği (çok iyi demiyorum)bir ülke söylermis
Yanıtla (4) (3)Uğur dündarın, tutuklanmadan önce ,imamoğlu ile yaptığı röportajı bir izle. Masum olduğuna hala inanırsan, yollara düş. Tabi aklın varsa. Bu herkes için böyledir.
Yanıtla (2) (1)komedi gibi ya. 60'ımı geçtim. yazıya göz gezdirdim (hemen hemen tamamını). bazı yerlerini anlayamadım. örneğin "influencer" ne demek acaba diye düşündüm. ingilizce kalıntılarımla, her halde haberleri insanlara yayan (akıtan) biridir diye fikir yürüttüm (biraz sonra bakacağım). bir yorumu okuyup/sonra da bakıncaya kadar "ChatGPT"yi yorum yapan bir sosyolog abimizin (veya ablamızın) müstear ismi zannediyordum. yamalı bohça gibi bir tarif yapıyor diye düşündüm. işte böyle...
Yanıtla (3) (0)Almanyada emekli amcalar chatgbt ile o biçim muhabbet ediyorlar.
Yanıtla (0) (0)Iclerinde influencerler çıkıyor.
Yaşına bakıp gencim diyenlerden boomer gibi yaşayanlar var.
Hayat aslında çok da statik değil
sorun tam da bu zaten. onların erişmek, olmak istedikleri "şey" sizin hiç bilmediğiniz...
Yanıtla (0) (0)İşin aslına bakarsanız tarihin en aptal, vurdumduymaz, işe yaramayan ve hantal kuşağı yetiştirdik.Normal seyrinde olmayan sosyolojik değişimler onların kötü yönde evrilmelerine yol açtı. Kahır ekseriyeti uzun uzun fikir mülahazalarına giremiyor, sadece maddi ve hazır olana meyillidir ve acelecidir. Bu yüzden kişilik bozukluğu vardır. Okullarda mantık ve psikoloji dersleri bir nebze faydalı olacaktır.
Yanıtla (7) (16)İngilizce, yabancı dil kabiliyeti noktasında z ve alfa kuşağı önceki kuşaklara kiyaslanamayacak kadar genie..
Yanıtla (0) (0)Bilgi, malumat olarak da dagarciklari çok geniş.
Fakat derinliğe sabır, vakit ve hevesleri yok. Biraz daha yüzeysel gibiler.
Ama genelleme yapamayız, bilişimdeki imkanları kullanarak daha donanımlı olabiliyorlar.
Bizim zamanımızda servet sayılan bilgi, bunlar için ellerinin kiri...
Batı dünyasına derin bir kinle bakan, her halini kötüleyen, her haline bir eksiklik bulan, onların cehennemlik acizler, zalimler, haksız, hukuksuz, çifte standartlı toplumlar olarak görenler; ne hikmetse ne Arabistan'a, ne Çine, Ne Rusya'ya ne de Hindistan'a gidiyorlar.
Yanıtla (53) (4)Ülkelerini emin hissetmediklerinde, kaçmaları gerektiğinde ölümü dahi göze alarak Batı ülkelerine gitmeye çalışıyorlar. Nedense!!!
Hukuk,adalet ve insan hakları var.
Yanıtla (9) (1)Taşra kompleksi böyledir.
Yanıtla (3) (2)Hakkında yorum yazdığınız kitleyi tanımıyorsunuz
Yanıtla (2) (4)devamı; sadece bir örnek vereceğim o dönemin Rusya'sından. Lenin bir günde 4 bin keşişin idamını imzaladı ve aynı gün binlerce kilise ve cami yıkıldı. bir adamı diktatörlükle suçlarken, etraftaki ülkelerin tarihine de bakmak gerekiyor. ancak, bir toplum dedikodularla ve şizofreni, veya devşirme tarihçilerin saçmalarıyla eğitiliyorsa, etraf doğrudan da cehaletle kokar
Yanıtla (6) (5)Tarihteki değerler, kedlndi dönemlerine göre değerli. Anakronizm olmamalı.
Yanıtla (1) (6)Kanuni, kendi devrindeki alternatif devlet başkanlarına kıyasla kanuni. Bugün aynı şey tek adam olarak algılanır.
Tek parti dönemindeki baskıcı rejim sayilmanin şartları farklı, Bugün farklı...
Bugün kendinizi kanuni ile, harun resid ile, Tek parti ile kiyaslayamazsiniz.
Bugün ya kim yon ile, türkmenbaşı ile ya da merkel ile kiyaslayacaksınız.
Bizim oğlumuz da öyle. Siyaset uzmanlığı,,,Beştepe nedir desek bilebileceğini zannetmiyoruz..Birkac siyasiyi bile sayamaz..Ama ilgi duyuyor ne bu şimdi bu gürültü,,Bizde ona partiler üstü olayları anlatmaya çalışıyoruz...Siyaset cok acayip bi sey bugun beyaz denir yarın siyah..Cok takılma bu konulara. cook sürprizler görürsün...Pişman olmamak için Akıllı ve uyanık bakmak güzel..Bu malum şahıs Bulunmaz hınd kumaşı değil...Türk Milletine cok daha üst seviye muhalefet lazım...
Yanıtla (2) (2)Sadede gelelim. Bi sonuca bağlarsak anlam taşır. Biz bunları konuşurken, bu makalenin konusu gençlerin evleri basılıyor. Yurtlardan toplanıyor. Çocuğun ayağı kırılmış, 24 saat içerisinde ameliyat olması gerektiğine dair raporu var ama, o halde Sulh Ceza Hakimliğine getirilmiş ve tutuklanmış. Kolu kırık, ayağı kırık, kaburgası kırık, yüzü parçalanmış 18-19 yaşında, kimisi Türkiye derecesi yapmış çok başarılı gençler, “Şeytanlaştırılmış terörüst“ muamelesi görüyor.
Yanıtla (3) (2)Tek parti dönemi uygulamalarını okumadiklari açık.o dönemi bilseler bugünlere rahmet okutacak olaylari okusalar idol edinmezler.bilmeden okumadan ilkokul zeka ve seviyesi bilgisi ikon yapar ancak ah cehalet..
Yanıtla (14) (90)"Ah cehalet" diyen adam elbette kendi cehaletinin farkında değil !
Yanıtla (46) (12)İnsan üniversiteye dereceyle girmiş yabancı dilde röportaj veren gençlere cahil derken utanır biraz ama nerdee
Yanıtla (40) (8)İznikli NET aklı değil travmaları ile düşünür!
Yanıtla (11) (3)Güzel kardeşim, tek parti döneminde bir çok hata yapılmış olabilir. Ancak şunu da görmek lazım ki o dönem 1. ve 2. dünya savaşı yıllarıydı. 1.sinde 23milyon, 2.sinde 53milyon insanın öldüğü, tüm dünyanın savaşa gömüldüğü dehşetli bir dönem. O dönemde ölen insan sayısı bugünün adaletsiz dünyasındaki savaşlarla bile kıyaslanamaz. Üstelik tek parti dönemi 1950’de bitti. Üzerinden 75 yıl geçti ve dünya çok değişti.
Yanıtla (18) (4)İznik o eleştirdiğin tek parti dönemini tek adam dönemi ile daha beterini yaparak taklit ettiniz. Ahhh cehalet Ahhh.
Yanıtla (14) (5)Yazı kısmen 80ler 90lar, 2000ler, günümüz sosyolojik kültürlerini, gençliğin devinimini, kıyaslayarak anlatıyor, İznik 30’lara takılmış bozuk plak gibi. Kendisine sosyolojik evrimleşme, antropoloji, sosyal tarih ile ilgili bilimsel kitap tavsiye etmek lazım. Spekülatif anılar, masallar değil.
Yanıtla (12) (0)Adam tek parti döneminde yaşıyor farkında bile değil.
Yanıtla (11) (1)Senden çok daha iyi biliyorlar o dönemi dönemin gerekliliğini senin gibi saplanıp kalmış değiller din persprktifi açısından değil vatanın var oluşu bağlamında bakıyorlar din kişisel alan ve dogmatik olduğunun farkındalar dolayısıyla olaylara toplumsal bakılıyor cahillik arıyorsan aynaya bak derim yıkanmış beynin biatla yitirilmiş kişiliğinle
Yanıtla (5) (3)iktidar mensuplarının en çok sevdiği iş, karşı atak gerekçesi tek parti dönemi uygulamaları. Ne bekliyordunuz? Bağımsızlık savaşından çıkmış. Hazırda bekleyen 10 tane siyasi parti vardı da onları mı kapattı? Bugün Türkiye'de 168 siyasi parti faaliyet gösteriyor, tek bir parti yönetmiyor ama tek bir sultan yönetiyor. Aynı zarfa giren dört pusuladan sadece birinin çalındığını iddia ederek seçimi iptal ettirebiliyor. Bu gençlere cahil diyebilisiniz ama zeka seviyelerini bunu yutanlarla kıyaslamayın
Yanıtla (10) (5)Diyelim ki tek parti dönemi sizin dediginiz gibi bir dönem. Cok degil, bir 15 yil geriye gidin. Iktidarda halife ünavina sahip bir padisah var. Anyasayi rafa kaldirmis, devlet gelirlerinin yaklasik %10'unu kendi hazinesine aktariyor, yargilama olmadan, istedigi kisiyi sürgüne gönderiyor. Istedi kisiyi memuriyetten cikartip, istedigi kisiyi memur yapiyor. Asker dahil bütün memurlar devlete degil, ona sadakat gösteriyor. Durum tek partiden cok daha kötü. Bu dönem icin de bir elestiriniz var mi?
Yanıtla (6) (3)Artık şehir de yok köy de yok. Şehrin sosyolojisini karşılamayan kent, megakent gibi isimlendirilen ucube yaşam alanları ve dünyayla entegrasyonu sanal ortam üzerinden kurmaya çalışan insan toplulukları var. Bu dünyanın patronları da insanları aidiyetsizleştirip atomize etme peşinde. Bakalım kim galip gelecek !
Yanıtla (0) (0)Gösterilere katılan genclerin özellikle universitedekilerin slogan ve ellerindeki bayraklara baktığımızda komünist oldukları goruluyor .onderleri de bunların ataturk değil Stalin Mao Lenin ho vd vd .nazım Sabahattin Ali Deniz mahir ulaş vb olduğu gibi..bunlar kemalist devleti yıkıp komunist bir devlet kurma amacindaydilar.nazim s.ali Atatürk döneminde kemalist oldukları için mi Atatürk tarafından hapse atıldı.
Yanıtla (1) (6)AKP nin 18-24 arası gençler arasındaki kabul oranı en son yerel seçimler öncesinde Konda tarafından ölçüldü ve %13 çıkmıştı.Eğitim arttıkça bu oran azalıyor.Şu anda anket yapılsa %10 un altı hiç sürpriz olmaz.
Yanıtla (1) (0)Toplumsal adaletsizlik hissi yaşıyorlarmışDA niçin biz bunu burada aynı anda aynı vuzuhtan görmüyoruz, göremedik; "bize ne Gazze'den" diyorlardı; boykot ilgisi bağlamında döndüler ancak Gazze"ye öykünerek ama dem vurmadılar üstelik hâlâ bile.
Yanıtla (0) (0)Sömürü ekonomisinin sonuçlarıydı dünyada bütün bunların aslında hepsinin sebebi.
Ne şu ne bu, aynı aptallıkları yaşıyorlar kuşaklar besbelli. Bahçeli'den uçarak gitmek zorundaydık biz de ODTÜ'ye. Aptallığa doysak artık ama keşke...
“Z kuşağı, Atatürk’ü devletin soğuk yüzü olarak değil, daha çok: “Özgürlükçü bir modern figür”
Yanıtla (2) (3)-Nihayet kemalizm gerçekliğinden kopup/ ayrışıp özgürleşiyor darısı 5816 nın başına.
* Mütefekkirane bir rapor bir tahlil/ terkip olmuş Yıldıray kardaş, nice yıllar sağlıkla yaz, iydmübarek..
Bu da olumlu chat GPT yorumu
Yanıtla (3) (2)“Yıldıray Oğur’un yazısı, yapay zekayla yapılan yaratıcı bir diyalog üzerinden gençliği anlama çabası sunuyor. Alışılmış yöntemlerin dışına çıkarak dijital çağın imkanlarını kullanan yazı, sezgisel analizlerle dikkat çekiyor. Bu deneysel yaklaşım, hem cesur hem de düşündürücü bir deneme niteliğinde.”
İznik "Tek parti dönemi uygulamalarını okumadiklari açık, o o dönemi bilseler bugünlere rahmet okutacak...."yazıyor. tek partili döneminde etraf ülkelerde faşizm ve totalitarlık mevcuttu ve milyonlarca insan sebepsiz, diktatörlerin egosuna ve hırsına kurban oldular. o dönemde Atatürk tek liderdi ki, mahvolmuş bir ülkeyi ayağa kaldırdı ve cumhuriyetin 10. yılında, Türkiye'yi dünyanın en gelişmiş ülkeleri listesine soktu.
Yanıtla (5) (7)Chat GPT’nin yazarın yazısına ilişkin yorumu
Yanıtla (3) (0)“Yıldıray Oğur yazısında “ünlü sosyologla üç saatlik sohbet”ten söz ederken aslında ChatGPT ile yaptığı bir diyaloğu temel alıyor. Ancak bunu başlangıçta açıkça belirtmeden “sosyolog” ifadesiyle süslemesi, hem okuyucuyu yanıltıyor hem de yapay zekayla yapılan bir sohbeti sosyolojik analiz gibi sunarak içeriğin ciddiyetini sorgulatıyor. Bu tür bir yazı, popüler kültür ürünü olabilir ama entelektüel bir analiz iddiası taşıması ciddiyetle bağdaşmıyor”
Sayın yazar tebrik ederim mükemmel bir çalışma olmuş
Yanıtla (0) (2)Bence maddi kaygılar ve gelecek endişesi sadece gençlerde değil bir çok insanda var ama ağiret endişesi kimsede yok,yada çok az.Asıl sorun,sadece gençlerin değil toplum olarak İslamdan hızla uzaklaşıyor olmamız değilmi?
Yanıtla (10) (17)Evet Dinden uzaklaşma da gelişmenin parçası zaten. Batı’ da bu yüz yıllar önce oldu. Şimdi ise dindar yolunu bulup batıya kapak atmaya çalışıyor.
Yanıtla (10) (4)Dindende uzaklaşmak ile ancak cehenneme gidilir sayın okur.Mademki bir işin sonunda cehennem var bütün dünya senin olsa ne çıkar
Yanıtla (2) (9)Hayir degil, hem de hic alakasi yok! Mezhep bilmeyen yiginlar Islam methiyeleri duzup duruyorlar. Lutfen islam tarihi okuyun.
Yanıtla (0) (3)yazarlarin cakma zeka ile "sohbetlerini" yazmalari da aliskanlik oldu. Cakma zeka temel olarak iletisimde oldugu varligi yagliyor ve ondan duymak istediklerini soyluyor. Uyduruyor, yalan referans veriyor, yakalaninca da "haklisin, ozur dilerim" deyip baska bir sey uyduruyor. Sayin yazarin bu kadar derin sohbeti aslinda bos teneke ama su laf: "Demokrasiyi kurtarma dertleri yoktu ama bütün dünyaya Türkiye’de demokrasinin yaşadığını onlar göstermiş oldular." Gulsem mi aglasam mi CGBT?
Yanıtla (0) (2)Bir dönemin kapandığını göremeyecek kadar kör yeşillendiğini duyamayacak kadar sağır ahlaksızlığa zulme koynunu açacak kadar azgın bir azınlık güruh ve onun dilsiz şeytanlarının son nefeslerini vermesi çok yakındır.Değişim kaçınılmazdır kaçınılamayacaktır.Bereketli güzel özgür günler bizi beklemektedir.Hayırlı olsun.
Yanıtla (2) (0)Çeyrek asırdır yanlış yönetiliyoruz, gençler farkına vardı, bu gençler bu iktidar döneminde doğdu, bu iktidarın “ dindar- kindar” tedrisatından geçti, gidişatın hayra alamet olmadığının gördü, liyakatın hakkın hukukun geçerli olmadığının yaşayarak öğrendi , gidişata dur demeye çalışıyor. Bu kadar basit Yıldıray bey, uzun uzun bahane arayıp sunmaya gerek yok. Bilmem anlatabildim mi?.
Yanıtla (7) (0)Acınası şey bu yeni kuşaklar, bu iktidarın iyi olduğu düşünülen ilk on yılında yetişti. İktidar kendi sorumluluğunu da göremiyor.
Yanıtla (1) (0)1970 lerin çatışma ortamında yetişmiş, karşı taraftakini düşman gören bir kuşağın yönetimi altındayız. Genç kuşağı anlamaya çalışacaklarını sanmayın kendi şablonlarını onlara uyguluyor ve hiç rahatsız olmadan canlarına okumak istiyorlar.
Yanıtla (5) (0)Yapay zeka çok iyi bir yazı çıkarmış. Gençleri neden anliyamadigimi anladım. Seviyeleri beni geçmiş de ondan onları anliyamiyormusum.
Yanıtla (1) (0)70 yaş üstü birisi olarak, bu gençliğin, 68 ve 78 gençliğinden daha sağduyulu olduğunu görüyorum. Aslında en kültürlü kuşak, 68 gençliği idi. Fakat, ideolojik kutuplaşmanın en vahşi bir şekilde kışkırtıldığı dönemde, siyasi oyunlara kurban oldular. Turkiyenin geleceği de büyük ölçüde harcanmış oldu... Bugünkü gençlik ise, şu andaki sıkıntılı ortamda var olmaya çalışıyorlar.
Yanıtla (34) (1)Bu doğru bir gözlem Türkiye, Cumhuriyetin en kaliteli iki nesli olan 68 ve 78 kuşaklarını kaybetti onlara sahip çıkıp, heyecan ve aşırılıklarını törpüleyecek tedbirler almak yerine komünizm ve sol paniği ile onların karşısına bugün iktidar olan anlayışı yerleştirdi ve geliştirdi. Sonuç da ortada. 80 sonrası başlayan yozlaşma artarak bu günlere geldi. Sonuçta da savruk bir sözde aydın kültürü egemen oldu. Bu gün o kuşaktan birinin eşdeğeri olabilecek sonraki nesil ile çok ciddi fark var.
Yanıtla (4) (1)Hocam gerçekten ChatGPT mi bu ? Sankiiii
Yanıtla (0) (0)İnsanların büyük çoğunluğu ne yazık ki ezberlemiş kalıpları kullanıyor. Hemen hemen herşeyi siyah-beyaz, iyi -kötü , doğru-yanlış vs görüyor ve ona göre değerlendirme yapıyor. Çoğu kendi ideolojik bahçelerinden olayları görüyor. Ancak grinin elli tonu olduğu gibi çoğu olay ve olgu sanıldığı gibi değildir. Analitik değerlendirme ve çözümleme en doğru olanıdır ama bunun müşterisi pek az olduğundan konunun çoğu çoğu uzmanı bildikleri halde buna tevessül bile etmezler, onlar da popülist yaklaşırlar.
Yanıtla (0) (0)Yapay zeka aralarda klasik Yıldıray Oğur zihniyetini pek gölgeleyememiş gibi..
Yanıtla (12) (1)ChatGPT saçmalamış. Şimdi de yeni moda ChatGPT nin her dediğini doğru kabul etmek. Beslendiği bilgi kaynakları kirli. Sebeplerin ne olduğunu goremezsek, sonuçları yorumlayarak debelenir dururuz.
Yanıtla (5) (6)Sayın OĞUR,
Yanıtla (15) (1)ChatGPT'den yararlanmış olmanız güzel. Yalnız o da yazılıp çizilenlerden derleyip toplayıp size sunuyor. Bu tıpkı akademik çalışmalara benziyor. Kafası da kendisi de çalışan araştırmacılar fayda sağlar. Kafası yarım çalışanlar işi berbat eder. Hiç çalışmayanlar bazen iyi derleyici olur; ama kendisi hiç bir şey anlamaz. Sadece bir şeyler sunar. Banlardan da işin ehli yararlanabilir. Çünkü bilgileri olduğu gibi bozmadan getirmiştir. ChatGPT de şimdilik böyle bir şey.
Selam ve saygılar.
Hakikati olduğundan farklı yorumlamak tarihe haksızlık değil mi? işin özü herkesin zihninde yarattığı bir putu var. Ona laf söylettirmiyor. Onun sahip olduğu özelliklere sahip bir başkasını otokrat-tek adam diye etiketliyor. Halbuki yaşanan-yaşatılan her şey ortadayken.
Yanıtla (1) (10)Chatgpt keskin cevaplar vermiyor, ortaya karışık konuşuyor gibi. Başka konularla ilgili sorular da sorulsa öyle. Cevapları hakikatsiz demek değil ama ona göre değerlendirmek gerekir.
Yanıtla (6) (1)