Görüşler

İstikbal endişesi diploma arzusu ve mukadder dert

İstikbal endişesi diploma arzusu ve mukadder dert

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, eğitimdeki sorunların yapısal çözümlerle ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.

Eğitim-öğretime verilen aranın ardından ikinci dönem başladı. Milyonlarca öğrenci ve eğitimci okullara geri döndü. Gönül isterdi ki öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin büyük bir coşkuyla döndüklerini söyleyebilelim. Ancak hayatın sevimsiz bir zorunluluğu olarak katlandığımız bir alan bugün eğitim-öğretim. Fantastik bir okul veya eğitim-öğretim karşıtlığı üzerinden dile getirmiyorum bunları. Kendisi yıllarca öğrenci olmuş, çocukları öğrenci olan ve hayatını eğitim-öğretim içinde geçiren birisi olarak durumun iyi olmadığını, iyi olmayan durumun iyiye gitmediğini belirtmek durumundayım. Çözümümüz mevcut gerçeklik içerisinde okulları ortadan kaldırmak, eğitim-öğretimi hayatımızdan çıkarmak üzerinden gitmez elbette. Ancak bunu söylemek mevcudu sorgusuz sualsiz sürdürmek anlamına da gelmez.

Önümüzde gerçekten de ciddi bir mesele var. Bu mesele ne MEB’e, hükümete ne de alanla ilgili miras aldığımız düşünceye, yaklaşıma ve kurumsallığa bırakılamaz. Mutlaka yapısal okumalara, alternatif çözüm arayışlarına giderek ele almalıyız. Mevcut okul sisteminin benzerlerini üretip farklı içerikle donatmak mevcut forma hayat vermektir. Bahsettiğimiz arayış; yapının, ilişkinin, içeriğin, formun bütün halinde gözetildiği bir yeniden yapılanma sürecidir. Ancak bu da yüzeysel bir şekilde anlaşılmasın. Spekülatif bir inşa faaliyetinden, kurgusal-ütopik bir üretimden bahsetmiyoruz. Eğitim-öğretim alanında, mevcut okul sistemimizde mevzu günümüz gerçekliği ile eğitim-öğretimin varlığı, tesis edilen ilişki ve gözetilen amaçlılık arasındaki bağın-bağlantının olmayışı temel problem olarak karşımıza çıkıyor. Burada bir kaç hususun altını çizmekte yarar görüyorum. Bunlara ilişkin tartışmayı zenginleştirmek ve derinleştirmek bu alanda ciddi yapısal dönüşümler geçirmemize katkı sunacaktır.

Birincisi genel eko-sitemin bir eğitim-öğretim faaliyetini olduğunu bilmek. Dolayısıyla eğitim-öğretimin içinde yer aldığı siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik düzeyin eğitimin kaderini doğrudan etkilediği hususudur. Okula indirgediğimiz, okul temelinde yürütmeye çalıştığımız faaliyetin kaderi esas itibariyle okulu da içeren hayatın kendisi tarafından belirleniyor. Ekonomideki, adaletteki, akademideki kalitemizin bir yansıması olarak eğitim-öğretimi görmek, değerlendirmek gerekiyor. Bu vesileyle “tahayyül edileni, arzu edileni üreten yapı” olarak okul veya eğitim-öğretim denkleminin kesinlikle yanlış olduğunu kaydetmemiz gerekiyor. Bu tarz bir okuma toplumsal mühendisliğin meşru görüldüğü dönemden kalma son derece maliyetli ve tahripkâr bir kabuldür.

İkincisi mevcut eğitim-öğretim anlayışının köklü değişimini icbar eden köklü dönüşümü görmek, değerlendirmek gerekmektedir. Bugünkü eğitim-öğretim sistemimiz veya okul formumuzun muayyen koşulları var. Modernliğin Bauman’ın ifadesiyle katı koşullarında hayat bulan bu yapı bugünün akışkan dünyasında intibak sorunu, doku uyuşmazlığı problemi yaşıyor. Ne ekonomik hayat, ne siyasal yapı, ne teknolojik gerçeklik ne de düşünsel-felsefi anlayış ve kabuller 18.-19. ve hatta 20. yüzyılın önemli bir bölümündekilerle benzer. Bütün bu süreç teknik ve yüzeysel dönüşümlerle ilerlemiyor. Çok köklü ve yapısal dönüşüm çocuk, çocukluk, aile, eğitim-öğretim, okul, kitap, okuma, diploma vs. gibi pek çok kabulü, kategoriyi en iyimser ifadeyle başkalaştırıyor. Bütün bu başkalaşımdan eğitim-öğretimi, okulu muaf tutmak akla ziyandır.

Üçüncüsü yukarıdakilerle bağlantılı olmakla birlikte özelllikle Türkiye gibi ülkelerde devlet-toplum ilişkimizin niteliği doğrudan doğruya eğitim öğretimin niteliğini belirliyor. Resmi bir politik anlatı üzerinden toplumla temas kuran, böyle bir ilişkiyi meşru gören ve uygulayan devlet okulun, eğitim-öğretimin yönünü, insicamını temelden yönlendirmiş oluyor. Milli eğitimin amaçları arasında sayılan insani, ahlak, özgürlükçü değerler anlamsız birer retoriğe dönüşüyor. Çünkü devletin kendisi itiraz eden, sorgulayan, eleştiren, farklı düşünen bir vatandaşı düşünmüyor. Hatta devletin bırakın bunları düşünen bir vatandaş, düşünen bir toplum istediği bile meçhuldür. Devlet maalesef kendisinin uygun gördüğü şekilde bir düşünmenin toplumca benimsenmesini arzu ediyor, bunun için var gücüyle çalışıyor. Devletin ideolojik-baskı aygıtları adeta bunun için seferber edilmiş durumda. Açık müfredat zaten bu yöndeki iradesini açık ediyor örtük müfredat da aynı şekilde bir çabanın içinde. Böyle hiyerarşik, tahakkümcü bir ilişkide bir nitelik artışının olmasının mümkün olmayacağı gayet doğal görülmelidir. Bu noktada bir normalleşme gerçekleşmezse, özgürlük alanı genişlemezse bir ileri iki geri şeklindeki pratiğimizi sürdürmeye devam edeceğiz demektir.

Dördüncüsü toplumsal hayatın, mekanın, zamanın ve ilişkinin nasıl organize edildiğiyle ilgili husustur. Başlı başına müstakil çalışmalar gerektiren bu başlıkların her biri kritik önemde esasında. Yine de kısaca belirtmekte fayda var. Üçüncü mekan da diyebileceğimiz okul ve ev gibi zorunlu mekanlar dışında hayatımıza katkı sunan alanların ne oranda var olduğuyla ilgilidir. Bir öğrenci okul ve ev arasındaki zorunlu ilişki dışında gönüllü katılabileceği imkanlardan, alanlardan yoksun bir şekilde yaşıyor. Birincisi okul dışında bu tip alanların varlığı bir eğitim-öğretim bileşeni olarak çok düşünülmüyor. İkincisi bu tarz yerlerin varlığı son derece sınırlı. Örneğin spor kompleksi, kültür-sanat merkezi, gençlik merkezi, atölyeler vs. gibi yerler hem sayı olarak sınırlı hem de coğrafi dağılımları çok çok yetersiz. Üçüncüsü de bu tarz yerlere erişim, bu tarz yerleri kullanabilme sıkıntısı. Çünkü mevcut okul sistemimiz zaten normal hayatımızı kapsayan bir nitelikte. Bunun dışında bu tarz üçüncü mekan kullanımlarını fiilen öldüren veya inanılmaz derecede kısıtlayan bir şekilde varlığını sürdürüyor.

Bu temel hususlar görüldüğü üzere toplumsal hayatımızın niteliği ve yeniden organizasyonu ile ilintili hususlar. Eğitim-öğretim dediğimiz yapılanma bu yapı içerisinde anlam bulan, etkisi ve niteliği belirlenen bir alan. Sosyal-ekonomik gerçekliği dikkate almadığımız, fırsat eşitliğini tam da bu alanlar üzerinden düşünmediğimiz de konuşmamız bir kandırmacaya dönüşür. İnsanlarımızın üçte ikisinin asgari ücretli olduğu bir gerçeklik varsa burada eğitim-öğretimin niteliğinden, kalitesinden bahsedebilir miyiz? Hele mevcut ekonomi-politik tam da bu tarz eşitsizlik üretimini hedefleyen şekilde işliyorsa eğitim-öğretim üzerinden naif bir okuma gerçekliyorsa alanın manipülatif bir işlev gördüğünün altını çizmemiz gerekiyor. Diğer taraftan çok dikkatli olunması gereken hususlardan birisinin burası olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sosyal adalet düzleminde, siyasal, kültürel hayatımızın organizasyonunda anlamlı politikalar üretmenin eğitim-öğretim alanına ciddi katkıları olacağı muhakkaktır. Ancak bunların gerçekleşmesi durumunda mevcut eğitim-öğretim formunun kendi hususiyetlerinden kaynaklanan problemlere odaklanma mecburiyetimiz var. Yani bu iki hususu birlikte düşünmek çözüm arayışını da bunları gözeterek yapmak zorunluluğumuz var.

Birincisi yukarıda görece temas ettiğimi alanın içinde olduğu genel eko-sistemden kaynaklanan problemler olup meselenin nasıl geniş ve çok boyutlu olduğunu önümüze getiriyor.

İkincisi ise alanın kendisinden yani yürürlükteki formdan, yerleşik ilişkiden, içerikten, bunun öğrencilerin talep, beklenti ve ihtiyaçlarına verdiği karşılıktan kaynaklanan problemlerdir. Burada iki anlamlı yüzleşme hamlesi var. Biri mevcut yapıyı muhafaza ederek eksiklikleri, aksaklıkları gidermeye dönük hamle. Zaten tüm dünyada yürürlükteki ana hamle budur. Mevcut sistemin içinde kalarak aksadığı, eksik kaldığı yerler onarılmaya, bu alan içinde alternatif çözümlere, arayışlara gidilmektedir. İkinci hamle ise yapının kendisini sorgulamaya dönük radikale veya eleştirel okumalar olup maalesef bunlar genelde entelektüel merakın taltifine mazhar olsalar da toplumsal hayata, yerleşik ilişkiye temasları operasyonel şekilde kesilmiş fantastik kabullere dönüşmüş durumdadırlar. Dolayısıyla meseleyi zorunluluk, kitlesellik, eğitim hakkı, öğrenim özgürlüğü, diploma tekeli, devlet tekeli, zorunlu din dersi, mekân tasarımı, zaman planlaması, ilişki biçimi, törenler, ritüeller, müfredat, örtük müfredat vs. gibi pek çok bileşeniyle tartışmak, yeniden ele almak gerekirken buna imkân vermeyen bir akışın içinde savruluyoruz. Mevcudu yeniden üretmeye odaklı akış aynı zamanda eğitimin hem varlık hem de amaç krizini gölgelemekte kademeler arası geçişin adeta tek belirleyici norm olarak işlediği bir seçme-eleme girdabına bizi mahkum etmektedir. Ara tatil bitti, milyonlarca öğrenci okullara dönüyor. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “ders kabus haline gelmiştir; neşve ile doldurucu bir ziyafet ve şenlik değil; diploma arzusu ve istikbal endişeyle çekilmesi mukadder bir dert, taşınacak bir yük, dolacak bir çile.” Üstelik böyle olduğunu bilmeyenimiz yok. Ne acı!

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Bunlar da İlginizi Çekebilir