Yandan tutmak ya da şiirde kalmak…

İbrahim Kiras’ın ‘Bugünkü dünyada şiire yer yok mu?’ sorusunu bir saklı cevap diye okuduğumuzda önümüze çıkabilecek tablo üzerine biraz daha düşünelim. Şiir dünyada tam olarak hangi yeri tutar ve o yer boşaldığında yerini ne doldurur? Eğer şiiri sırf edebiyat bilimin bir araştırma konusuna indirger ve onu sosyal ihtiyaçlardan biri kalemine dönüştürürsek zaten fazla söze gerek yok demektir. Kaldı ki üniversitelerde her yıl onca tez yapılıyor. Sosyal ihtiyacı karşılayacak popüler şiir okuyucusu, her meşrepten madrabaz yeterince var. Böyle olunca şiirin kim tarafından ve nasıl yazıldığının önemi de yok. Yaratıcı ve taşıyıcı özne şairi çarpıtır böylesi düzen. Hangi dille ve hangi tarihi şartlar altında şiir yazıldığının bir hükmü olmaz. Şiir şair özneden insana mutlak ve dilsel akıştır. Ve şiir kolektif bir sanattır ve şair hem şuuraltı hem dil bilinciyle onu bir vazife olmadan miras edinir. Böyle olunca, Pessoa’nın yazdığında kendisi konuşur gibi gözükürken asıl ses Portekiz’indir. Şiir, süzülmüş, kristalize olmuş bir sanat olarak toplumun tarihsel özüdür.

‘Bugünkü dünyada şiire yer yok mu?’ sorusunun sorulduğu dil ve o dili konuşan insanlar, eğer yaşadıkları zamanda artık şiirsel bir eylemde bulunmuyorlarsa, aslında bir hayat eyleminde bulunmadıkları, hemen her şeyi yandan tuttukları gibi şiiri de yandan tutar gibi gözükürken onun yanından bile geçmeye yeltenmedikleri anlamı mı çıkar sonuçta? Peki olanı, yazılmakta olanı ne ile izah etmeli? Son çırpınışlar, son hayat belirtileri diye mi düşünmeli? Türkiye’de en az son kırk yılda şiirin nitelik bakımından verim kanununu sürdürmesi karşısında toplumun hızla ondan uzaklaşması/ uzaklaştırılması, edebiyat incelemesinden öte tarihle ilişkilendirlemez mi? Şair, şiir yoluyla ona var olma hakkını açık tutarken, insanın şiirsel yokluğun anaforunda savrulmasını salt çağdaş bir durum diye mi yorumlanmalı? Şiirin varlığı veya yokluğu bir istatistik meselesi mi?

Türkiye’deki şiirsel verimliliğin estetik düzeyi kadar biçim ve dünya çeşitliliği bir ayrıştırma ve yerli yerine oturtma ihtiyacını mecbur kılıyor. Şehirleşme sosyolojisi tuhaf bir şekilde günlük yaşama normlarıyla insanları birbirine benzetip tekdüzeleştirse bile şiirde beklenmedik saçaklanmalar birbirini takip ediyor. Hayatın derin kaotizmi şair yönünden yaşamayı zorlaştırsa bile tuhaf bir şiir yazma zemini yaratıyor. Abartısız, Türkiye’de yaşamak, şiiri duymak ve şiire sokulacak konuları yaşantılamak bakımından eşsiz imkanlar sunuyor. Zaten özellikle son kırk yılda bu imkanların hızıyla yazılan şiir çoğul nitelik yönünden kolayca tasnif edilemiyor. Eleştiri denilen mekanizma işlemediği gibi dergilerin merkez ve işlev kaybı belirleyici oluyor. Kültürel dinamikler ise onu yeterince sıkıcı buluyor.

Öte yandan doğası gereği bizde şiir bir meydan sanatı vasfı da taşıdı hep. Karacaoğlan’ın şiiri türkü olup yakılmadan, Süleyman Çelebi’nin şiiri ‘mevlit’ sayılıp meydanda gözyaşlarıyla kalbe akıtılmadan duramazdı. Gerek Fuzuli’nin gerek Şeyh Galip’in yanık gazelleri olsun hatta Ömer Hayyam’ın rubaileri bile sonuçta tek insan tarafından değil aynı duyguyla atan kalpler yoluyla okundu. Fakat modern şiir yine tabiatı gereği, meydanı insan tekinin kalbine indirdi, çünkü modernizm bir kitle olgusu değil çağın insanla kurduğu etkileyici temasın sonucuydu. Eski ile yeni arasındaki bu temel ontoloji farkını göremeyenler kas refleksiyle yeni şiire saldırıyorlar. Turgut Uyar’ın ‘üç ev görsek bir şehir sanıyorduk/ üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza’ mısralarında söylediği ve üç kelimesiyle ifşa ettiği şeydi tam bu. Üç ev sadece rakamı karşılarken, üç güvercin hayata, cana, canlılığa denk geliyordu. Sonra şehirler üçten üç bine üç milyona ve ötesine sıçradı. Güvercinler ve canım Meksika’nın sembolize ettiği değer silindi.

Bir şair olarak İbrahim Kiras, şiiri tartışmanın neyi tartışmak olduğu bilinciyle sorular geliştirmişti. Bu soruların güncelliği bizim gibi bir ülkede yandan tutularak, bir görüşün veya çizginin tarafından konuşarak tartışılmaması gerekecek kadar değerlidir. Tıpkı yazarken, yaşarken olduğu şekliyle tartışırken de şiirde kalmak gerekir. Şiiri ve şiirin estetiği kadar yaşadığımız zamanda karşı karşıya bulunduğu sorunları konuşurken sadece geriye bakmayız kurucu nazarla geleceğe de bakarız. İki yanımızda nicedir ateş benzeri akan bir nehir var. Dünyanın salt felsefi içerik yönünden değil yaşama biçimi bakımından içinde devindiği çıkmaz bizim gibi ekonomik dengeleri yanında kültürel değişimleri yerli yerine oturmamış toplumlarda daha çetin sorunlar doğuruyor. Fakat biz yine sorunlarımızı kaynak ve imkan olarak görüyoruz. Şiirimizin yüzyılda sergilediği modern atılım da bundandı çünkü. Şiirimiz varsa düşünen ve onunla kendimiz olabilen bir toplumuz unutulmasın.

YORUMLAR (11)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
11 Yorum