“Maalesef coğrafya insanları kanaya kanaya, yaralaya yaralaya büyütme derdinde. İnsanın mutlulukla büyüyemediğine inanıyoruz. Kahramanımız acı çekmeden büyüyebileceğine, olgunlaşabileceğine inanmıyor ne yazık ki. İyi, başarılı bir insanın yıpranmadan hedefe ulaşması inandırıcı gelmiyor kimseye ve ölçüt olarak ne acılar çekerek başarıyı yakaladığı anlatılır genelde. Bu eser coğrafyamızın bir aynası...”
SEDAT PALUT
Yazar Seyfettin Araç’ın gerçek bir yaşam öyküsünden ilhamla kaleme aldığı ‘Zamanı Tanrı Yaşar’ romanı Kırmızı Yayınları tarafından okurun beğenisine sunuldu. Araç yeni romanında kendine özgü üslubu ve derinlikli anlatımı ile düşsel bir aşkın ve sırların peşinde Kapadokya’dan Almanya’ya, Almanya’dan Fransız Riviera’sına uzanan bir hikayeye imza atıyor. Birbirine bağlı hayatlar ve yarım kalan aşklar, tesadüflerle örülü karşılaşmalar, epik zamanlar ve hayatın kırılganlığı üzerine düşündüren yazar ile Karar okurları için konuştuk.
Seyfettin Bey, ‘Zamanı Tanrı Yaşar’ adlı romanınız Kapadokya’dan başlayıp Almanya ve Fransa’yı da kapsayan, iç içe geçmiş olay örgüsünün yer aldığı kapsamlı bir roman. Bu romanı size yazdıran etkiler neler oldu? Bunu mutlaka yazmalıyım dedirten…
Gerçek ve alışılmışın çok dışında bir konu olması, birebir şahit olduğum, nutkumun tutulduğu bir hikâye olması bu roman için yazıya dökülmesi anlamında olmazsa olmaz bir mecburiyetti artık benim için. Arkadaşımın kaybı hepimizde derin izler bırakırken bir şey fark etmiştim; en yakınımızda olan insanları dahi tam tanıma şansımız olmuyormuş, tuhaf bir alemmiş yaşadığımız bu yer. Mutlaka yazmalıyım dedirten ise tamamen edebiyata duyduğum ve beni iflah olmaz bir edebiyatçı yapan, kelimelere, cümlelere olan inancım, onların her şeyi iyileştirebileceğine dair duyduğum sonsuz aşk...
Kahramanlarımızdan birisi çok önemli bir hastalığa yakalanıyor. Ama kendisi hastalığına ‘domates fidesi’ diyor. Acısını hafifletmek için mi yoksa görmezden gelmek için mi hastalığına bu şekilde yaklaşıyor?
Mikail’in hastalığını domates fidesine benzetmesinin birçok sebebi var, saydıklarınız bunlardan ikisi, bir diğer sebebi ise sevdiği kadının domatesleri çok seviyor olması var ve ona daha ilk gençlik yıllarında domates fideleri hediye ediyor. Romanın başında verilen detay romanın sonlarına doğru kendini birkaç defa daha hatırlatıyor. Okuyucu buradaki ince düşünceyi, hassas durumu, zamansız romantizmi iliklerine değin hissetsin istedim.
Romanda çok kültürlülüğe gönderme yapan birçok bölüm var. Çok kültürlülük imparatorluk karakteri taşıyan bir yapı. Ulus-devletlerin egemen olduğu bu yüzyılda çok kültürlüğü benimsemiş bir devlet modeli sizce mümkün müdür?
İşin politik ve siyasi tarafları benim alanım değil fakat düşünce, düşünce sınırlarının sonsuzluğu ise bizatihi benim alanım. Ben dil, din, ırk ayrımının olmaması gerektiğine inanan, sınırların kalkması, insanların barış içinde yaşaması düşünü benimseyen bir aydınım. Çok kültürlülüğün, farklı motiflerin, güçlü çoğulculuğun sanata ve edebiyata neler kattığını, sanatın tüm dallarında çok sesliliğin ne denli zenginlik yarattığının herkes farkında. Ben farklı seslerin güçlü yüksek bir sese dönüştüğü inancındayım; aynılığın, benzerliğin insan ruhunu çok zenginleştirebildiğini düşünmüyorum. Ayrıca çok kültürlülüğü benimsemiş devlet modelleri var, muazzam şekilde de ayakta duruyorlar.
Romanda bir kahramanımız, “İnsandan kaçtıkça insana âşık olmaya başladım,” diyor. Bunu biraz açar mısınız?
Firuz karakterim için yarattığım argüman şöyle; insanoğlu bin yıllardır çözülemeyen en tuhaf canlı. Diğer canlılara nispeten sırrı çözülemeyen enteresan bir denklem olarak ne vakit ne yapacağını, nerede nasıl davranacağını, tepkilerini, tutumunu ön göremediğimiz bir varlık. İnsan en çok kendi türünden korkuyor, kendi cinsinden korkup uzaklaştıkça yine kendi özüne dönüyor çünkü uzaklaştığı, mesafe koyduğu dönemde yine kendisiyle baş başa kalıp aslında kimseden farklı olmadığını anlıyor ve kendisini sevdiği için tekrardan insanı sevmeye devam ediyor.
Romanda bir cenaze var ve bu cenaze sayesinde aile bir araya geliyor. Bu roman ekseninde kayıpların aile içinde dayanışmayı güçlendirdiğini söyleyebilir miyiz?
Burada gurur duyarak söyleyebilirim ki cenaze merasimi ara vermeden, soluksuz tam yüz on sekiz sayfa yazdığım bir modern çağ edebiyatı örneği oldu. Eski romanlara, klasik eserlere bir nevi göndermeler yaptığım bir bölüm. Sorunuza gelirsek cenazeler, düğünler, bayramlar, hastalıklar bu coğrafyanın kadim insanlarının bir araya gelmesi, içlerinde bir yerlerde tuttukları insancıl taraflarını ortaya koydukları, özlerine döndükleri, masumiyetlerini yakaladıkları özel zamanlar ve bu zamanların dayanışmanın en köklü haliyle yaşandığı zamanlar olduğunu yeni nesle biraz anlatmak istedim.
ROMANIM BU COĞRAFYANIN AYNASI
“İnsan, ilk ne zaman büyür? İlk kaybını yaşadığında mı, acı nedir ilk kez tattığında mı yoksa artık herkesi, her şeyi önemsiz ve küçük gördüğünde mi?” diyor bir kahramanımız. Neden büyümeyi olumsuz örnekler üzerinden tanımlıyor?
Bu tespitinize verilecek tek cevap var o da coğrafya. Maalesef coğrafya insanları kanaya kanaya, yaralaya yaralaya büyütme derdinde. İnsanın mutlulukla büyüyemediğine inanıyoruz keyifli zamanla, bol kahkahanın yalnızca mutsuzluk ve bela getirdiğine inanıyoruz. Ayrıca acı çekmeyen bir ruh nasıl büyüyebilir ki kahramanımız acı çekmeden büyüyebileceğine, olgunlaşabileceğine inanmıyor ne yazık ki. Çünkü insanlar eski masallardan tutun, kulağa dolan bilgilere değin bir meyvenin bile olgunlaşması için yağmur yemesi, rüzgâr çarpması gerektiğine inanmış asırlardır. İyi, başarılı bir insanın yıpranmadan hedefe ulaşması inandırıcı gelmiyor kimseye ve ölçüt olarak ne acılar çekerek başarıyı yakaladığı anlatılır genelde. Bir yandan da bu eserin coğrafyamızın bir aynası olduğunu göstermek istedim diyelim.
Hiç bir gerçek aydın kendine ben aydınım demez. Sorular güzel. Röportaj yazarı tanımaya yardımcı oldu.
Yanıtla (0) (0)İsveç'te ki, Norveç'teki, Finlandiyalılarda çok acı çekmiş olmalılar, çünkü hedefe ulaşmışlar çünkü şimdi çok mutlular gelir seviyeleri sosyopolitik yaşamları çok iyi. acı çekmeden olmuyor.Acı çekerek olgunlaştılar.
Yanıtla (0) (0)Acı çekmeden hedefe ulasilamazmis.tamam da hedef dediğin ne?
Yanıtla (0) (0)Bu ülkede insanların çoğunluğunun hedefi, karnını doyurmak, başını sokacak bir ev, çocuğunu okuyabilmek, yaşlanınca kendisine bakılması...vs bunun içinde mi acı çekmesi gerekiyor
Hedef,medef,dava...vs.
Yav biz sıradan insanlar olmak istiyoruz.gayet sıradan basit..bunun içinde mi acı çekeceğiz.
Acıyı kutsallaştiriyorsunuz, ölümü kutsallaştiriyorsunuz,